17 Ocak 2011 Pazartesi

Çocuk eğitimi

Eğitim, çocuğun fiziksel psikomotor ve sosyal açıdan desteklenmesidir.
Her çocuk ayrı bir dünyadır. Çocuk yetiştirmek ise  en kutsal, en büyük, en zor ve hayat boyu devam ettirilmesi gereken en önemli sanattır. Gelecek açısından düşünüldüğünde bu konunun önemi her geçen gün çok daha iyi anlaşılmaktadır. Daha doğacak çocuk anne karnında iken anne babaların kafasında bir çok soru işareti oluşur. Kız mı erkek mi olacak ? Sağlıklı doğup büyüyecek mi ? Ailemizde ve günlük hayatımızda  nasıl bir değişiklik olacak ? İleride nasıl bir insan olacak ? okul başarısı iyi olacakmı ? Nasıl bir meslek sahibi olacak ? Hayatta başarılı olacak mı ? ve buna benzer yüzlerce soru ile çocuğu beklemeye koyulurlar . 
Bütün bu soruların ve bazı bilinmeyenlerin yanısıra çocukların psikososyal gelişimini ve  kişilik gelişimini doğru yönlendirmek  anne babaların en önemli görevlerinden biridir. Bu görevin tam ve eksiksiz olarak yapılması ise her açıdan  çok önemli ve bir çok yönden zordur. Her ne kadar doğuştan ve genetik olarak alınan özellikler olmasına karşın, her çocuğun ayrı bir fiziksel yapısı,  kişilik özelliği, davranış paterni, psikososyal özellikleri, anlayışı, duygusal yapısı, zeka kapasitesi ve ruhsal gelişimi  bulunmaktadır. Bütün bu özellikler, aile ortamı ve devamlı değişen çevre şartları ile etkileşince ortaya bir çok yönü  ile anne babadan  farklı bir biyopsikososyal yapı ortaya çıkmaktadır. 

Yeni nesillerin okuma yazma alışkanlığı


“Okumak ve yazmak” ilk anlamı ile yazı sembollerini kullanmak ve yine aynı yazı sembolleriyle oluşturulan anlamı cozmektir. Kelimenin bu ilk anlamı dışında, okuma kelimesi mecazi anlamda (gozlerinden okumak) ve gercek anlamda(grafik okumak) gibi yazıyı okuma eyleminden daha geniş bir anlam ifade etmektedir. Yaşadığımız dunya, yazı sembolleri yanında binlerce sembolik anlatımı da icermektedir. Butun bu sembolleri anlamlandırmaya calışma bir tur okuma şeklidir. Aslında, farkına vararak veya varmadan cevremizi, kendimizi,etrafımızda olup bitenleri ve olayları okuyoruz; bazen de yine semboller kullanarak kendimizi ifade etmek icin yazıyoruz.

Boyle baktığımızda, okuryazarlık, yazı sembollerini seslendirme ve anlamlandırma ile başlayan, bu becerinin etkili bir şekilde kullanılması ile nesneleri,olgu ve olayları daha ayrıntılı anlama ve anladıklarına kendi ozunu katarak kendini ifade etme durumudur. Bir başka boyutuyla okuryazarlık, bir etkileşim yoludur. Toplumdaki bilgileri, becerileri ve sosyal normları anlama, birbiriyle paylaşma, yorumlayabilme ve sonraki nesillere aktarma aracıdır.

Ozetle, okuryazarlık, okuma ve yazma faaliyetinin eşliğinde kişinin yaşadığı hayatı ve bu hayat icinde nesne ve olayları algılayışı, anlaması ve sosyal hayatındaki butun ilişkilere bir anlam yuklemesi ile ilgili bir kavramdır. Kelimenin bu anlamı, Batı kulturu icinde oluşmuş ve bizde de yavaş yavaş kullanılmaya başlamıştır.

Okuryazarlık, (literacy), okuma (reading) ve yazma (writing) eylemlerinden farklıdır. İngilizce’de literacy kelimesi başlangıcta harfleri seslendirme ve bu harflerle yazılmış metinleri okuma anlamına gelirken, daha sonra anlamı genişlemiştir. Gunumuzde okuryazarlık, yazı sembolleri ile gercekleştirilen bir eylem olmanın cok otesinde, pek cok zihinsel beceriyi, dili kullanarak gercekleştirilen iletişim becerilerini ve tutumlarını ifade eden bir eğitim terimidir.Okuryazarlık, kullanıldığı yere gore değişmekle birlikte, daha cok kişinin kendi duygu, duşunce ve isteklerini konuşarak ve yazarak tam ve doğru bir şekilde ifade etmesi, başkalarının soylediklerini ve yazdıklarını dinleyerek ve okuyarak doğru bir şekilde anlaması ve butun bunları yaparken kendi bilgi ve becerilerini sosyal ve kulturel alanda kullanması anlamında kullanılmaktadır.Hatta boyle bir okuryazarlık becerisi ile donanmış kişilerin, kendi bilgi, duygu ve duşuncelerini geliştirirken, yaratıcı ve derin değerlere sahip olacağı duşunulmektedir.Ayrıca, okuryazar kişilerin kendini geliştirdiği kadar icinde yaşadığı toplumun problemlerinin cozumune ve ilerlemesine katkıda bulunacağına inanılmaktadır.

Ulkemizde daha cok temel okuma ve yazma becerisi olarak anlaşılan okuryazarlığı,yukarıdaki kavram cercevesi ile anlamak, bu eğitim teriminin kişinin gelişmesi ve toplumun ilerlemesiyle ilişkisini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Avrupa, Amerika ve Avustralya’daki okuryazarlık calışmalarına bakıldığında, kavramın tanımının ilk defa 1950’lerde yapıldığı gorulur. Bu tanım, okuryazarlığı temel okuma yazma becerileri ile sınırlamıştır. Daha sonra yapılan araştırmalarda, okuryazarlığın temel okuma yazma becerileri ile sınırlı olmadığı, okuryazarlığın okuduğunu anlama ve kendini yazıyla ifade etme, zihin becerilerinin gelişimi gibi daha geniş bir bilgi ve beceri alanı ile ilişkili olduğu anlaşılmıştır.
1950 ile 1970 yılları arasındaki bu calışmalar ve tartışmalar, okuryazarlığın zihin becerilerini nasıl geliştirdiği sorusu uzerine odaklanmıştır. Yine bu donem calışmalarında, okuryazarlık, okuldaki oğrenme ve oğretmenin bireyin bu alanda yetiştirilmesiyle ilgili bir konu olarak gorulmuştur.

1960 ve 1980 yılları arasında, Eric Havelock, Jack Goody ve Walter Ong gibi
araştırmacıların eserlerinde, daha once alfabetik sisteme bağlı bir zihin becerisi olarak algılanan okuryazarlık kavramına farklı anlamlar yuklenmiştir.Bu eserlerde okuryazarlık ilk defa epistemoloji ile ilişkilendirilerek acıklanmıştır.
Lankshear (1999)’a gore okuryazarlığın değişen tanımlarını veren bu fikirlerden
one cıkanlar şunlardır:

·   Okuryazarlıkla birlikte, sozel hafızanın somut dilinin yerine bilimin soyut dili gecmiştir.
·   Okuryazarlıkla birlikte, analitik duşunme surecleri başlamış, fikirlerin ve duşuncelerin tıpkı gorsel nesneler gibi duzenlenmesi, kullanılması ve karşılaştırılmasının yolu acılmıştır.
·   Modern bilimi ortaya cıkaran mantıklı ve soyut duşunme becerisi yazmanı gelişimi ile ilişkilidir.
·   Okuryazarlık dilin potansiyelini geliştirdiği gibi duşunceyi yeniden bicimlendirmiştir.
·   Okuryazarlık, insan bilimleri ve sosyal bilimlerin etkili bir bağımsız değişkeni olduğu gibi kulturlerin basit duzeyden ileri gelişim duzeylerine hareketinin aracıdır.

 İlave olarak bu eserlerde, kulturel ve tarihi değişiminin ana etkeni olarak toplumun okuryazarlığının duşunulmesini sağlayacak bilgilere de yer verilmiştir.Yine okuryazarlığın insanın duşunme bicimini değiştirdiği, kulturel bir organizasyon bicimi olduğu, ilkel bir toplumdan ileri bir topluma gecişin anahtar
faktoru olduğu gibi konular işlenmiştir.

 Okuryazarlık tanımı, yukarıda adı gecen ulkelerde, insan bilimleri ve sosyal bilimlerde 1970’lerde başlayan ve 1990’lara kadar devam eden etkileşim ve sosyalleşme kavramları cercevesinde odaklanan teori ve araştırmaların etkisinde yeniden değişmiş ve farklılaşmıştır. Ozellikle James Gee’nin etnometodoloji,
toplumsal dilbilim, iletişimin etnografyası uzerine yaptığı calışmalar ile Wygotsky ve Bakhtin’in calışmalarındaki sosyo-tarihsel psikoloji, kulturel modeller teorisi, bilişsel dilbilim konularındaki goruş ve duşuncelerden
etkilenen yeni bir okuryazarlık anlayışı ortaya cıkmıştır.

 Sosyokulturel okuryazarlık3 olarak tanımlanan bu yeni bir okuryazarlık yaklaşımını ortaya cıkışında Giddens’ın onculuğunu yaptığı sosyolojideki modern gelişmeler, yapısalcılık, iletişimin etnografisi ve post modern teoriler ile ilgili Sosyokulturel okuryazarlık anlayışının ortaya cıkmasından once, Paula Fraire’nin 1960’lı yıllarda ucuncu dunya ulkeleri ve 1970’li yıllarda Brezilya’daki okuryazarlık calışmalarının etkisiyle, okuryazarlığı guc,inanc, ozgurluk, politika gibi kavramlarla acıklayan bir anlayış gelişmiştir. İdeolojik okuryazarlık olarak adlandırılan bir okuryazarlık anlayışı yazarın Ezilmişlerin Pedogojisi adlı eserinde işlenmiştir calışmalar etkili olmuştur. Heat’in 1983 yılında cıkan kitabı Kelimeleri Kullanma Yolları sosyokulturel okuryazarlık yaklaşımı ve bu yondeki calışmalar icin yeni bir cığır acmıştır. Yine, Sylvia Scribner ve Michael Cole’un 1991 yılında yazdığı Okuryazarlığın Psikolojisi adlı kitap, psikolojideki geleneksel yaklaşımların yeniden gozden gecirilmesini sağlayarak okuryazarlığın bilişsel etkilerini yeniden gundeme getirmiştir.

 Butun bu calışmalar, okuryazarlığın tanımını değiştirmekle kalmamış, konuya bakışta yeni ve koklu bir paradigma değişikliği getirmiştir. Dilin iletişim boyutunu one cıkaran yaklaşımların4 ve cocuğun dil gelişimini5 esas alan teorilerin etkisiyle adına butuncul dil (whole language)6 denilen yeni bir okuryazarlık anlayışı
bu yıllara damgasını vurmuştur.

 Kavramının dunyadaki gelişimini ve yapılan araştırmaları dikkate alan UNESCO,1987 yıllında, Herkes İçin Eğitim programı cercevesinde, okuryazarlığı yeniden ele almak ihtiyacı duymuştur. Bu sefer, kavramının daha iyi anlaşılması icin uc farklı duzeyde, okuryazarlık tanımı yapmıştır. Birinci duzey, temel okuryazarlık; ikinci duzey, işlevsel (fonksiyonel) okuryazarlık; ucuncu duzey ise, cok işlevli (multi-fonksiyonel) okuryazarlık olarak nitelendirilmiştir.

Birinci duzey, kelimeleri seslendirme ve cumleleri anlama gibi temel okuma yazma becerilerine sahip olma duzeyidir. İkinci duzey, kişinin okuma, yazma ve aritmetikle ilgili bilgi ve becerilerini bireysel, sosyal ve kulturel alanda kullanma durumunu anlatır. Ucuncu duzey ise bireyin kapasitesini sonuna kadar geliştirmeyi amaclar, sadece kendini değil okuyarak ve yazarak toplumun ilerlemesi icin caba gostermesini icerir. Cok işlevli okuryazar olan bir kişi, kendini gercekleştirme, yaratıcılığını geliştirme, derin değerlere sahip olma, karmaşık sorunları anlama ve kapsamlı bir dunya goruşune sahip olma gibi ozellikler taşır.

1950’lerden gunumuze gelinceye kadar değişen ve farklılaşan bu okuryazarlıkanlayışları, okuryazarlık kavramının kişinin hayatındaki yerini ve toplum hayatındaki onemini ortaya koyma cabalarının bir sonucudur. Bilim adamları, eğitimci ve duşunurlerin ortaklaşa oluşturdukları bu yeni anlayışlar, Avrupa,
Amerika ve Avusturalya’da teorik tartışmalar olarak kalmamış, eğitim kurumlarının yapısını, eğitim kurumlarındaki derslerin ve programların adlarının değiştirilmesine yol acmıştır

1980’lerdeki koklu anlayış değişikliğinden sonra, okuryazarlık kavramı, gunun şartları ve ihtiyacları doğrultusunda gunumuzde de değişmeye ve farklılaşmaya devam etmektedir. Ozellikle 1990’lardan sonra, okuryazarlığın kavram cercevesi, teknolojik gelişmelere, şehirlerdeki hayat şartlarının değişmesine ve ortaya cıkan yeni ihtiyaclara bağlı olarak ceşitlenmiştir. Artık, okuryazarlık kavramı tekil değil,
coğul olguları kapsar hale gelmiştir. Okuryazarlık, bilgisayar okuryazarlığı, teknoloji okuryazarlığı, internet okuryazarlığı, medya okuryazarlığı gibi farklı okuryazarlık turleri ile birlikte kullanılır olmuştur.Diğer taraftan,
bilgi okuryazarlığı7, kulturel okuryazarlık8 ve evrensel okuryazarlık9 gibi okuryazarlık turleri gelişmiş bir toplumda yaşayan bir insanın doğduğu andan olumune kadar butun hayatını kuşatan bir yaşam tarzı anlamında kullanılır olmuştur. Bunlar icinden, bilgisayar okuryazarlığı ve medya okuryazarlığı, ilk ve
orta oğretim okullarında ders olarak okutulmaya başlanmıştır. Yine son yıllardaki bilimsel calışmalarda, okuryazarlık kişinin okuma ve yazmaya karşı ilgilisini, amacını dışarıdan birinin değil de kendisinin belirlediği bir ust biliş faaliyeti olarak tanımlanmıştır. Boyle bir okuryazarlık becerisi kazanan
kişi, okuma yazma ile ilgili problemlerini kendisi tespit eder, varsa hatalarını duzeltir, gerekli gorduğu duzenlemeleri yapar ve sureci yine kendisi denetler

Ozetle, başlangıcta harfleri okuma metinleri seslendirme anlamındaki okuryazarlık kavramı, zaman icinde değişmiş ve konu uzerinde yapılan calışmalarla toplumu etkileyerek değiştirmiştir. 20.yuzyılın son ceyreğindeki teknolojik gelişmelere bağlı olarak yeni okuryazarlık turleri ortaya cıkmıştır. Bu okuryazarlık
turleri ozunde okuma-yazma ile alakalı olmasına rağmen cok farklı, karmaşık ve coklu okuma ve yazma becerileri gerektirmektedir.

Okuryazarlık alanındaki butun bu gelişmelerin ulkemizdeki bilim adamları ve eğitimciler tarafından ele alınması, araştırılması ve tartışılması gerekirken, bizdeki araştırma ve tartışmalar daha cok okuma yazma yontemi uzerinde yoğunlaşmıştır.Okuryazarlık kavramı hakkında zeka, duşunme faaliyeti, iletişim,
toplum ve kulturle bağlantılarını kuracak etraflı calışmalar yapılamamıştır. Bunun sonucu olarak, gunumuzde okuryazarlık denilince akla hala temel okumayazma becerileri gelmektedir. Bu durum toplumun buyuk bir kısmı ve maalesef pek cok eğitimci ve aydın icin de gecerlidir.


http://www.dem.org.tr/ded/17/ded17mak1.pdf

İnternetnetten kitaptan okumanın faydası

Google artık hizmette sınır tanımıyor. Google’ın uzun süre önce kullanıma açtığı google books search servisini kullanarak google kütüphanesine alınmış tüm kitapları online olarak internet üzerinden okuyabilirsiniz.

Google’ın biz internet kullanıcılarına sunduğu bu servis o kadar kaliteli ki; sayfaları tek tek çevirebiliyorsunuz, kitapların kapak resimleri dahi var ve bir çok yazarın kitaplarını, bir çok romanı online olarak google boks search servisini kullanarak okumanız gerçekten mümkün. Ve bu hizmet hiçbir üyelik veya ücret gerektirmiyor. Sevdiğin kitapları araştırıp satın almak yerine google search ı kullanarak hiç kimse satın alma ihtiyacı duymuyor.ayrıca birkaç kişi birbirinden görerek google seach ı kullanıyor ve internette kitap okuma bu anlamda değişiyor.

http://www.bilgispot.com/10646/internetten-kitap-okuma/

İnternette kullanılan Kısa Mesaj Dili


   “Efet, diil, olum, nese, gitmio”… Belki de birçoğunuz bu kelimelerden pek bir şey anlamadınız. Ama tasalanmayın! Sizde herhangi bir anlama bozukluğu ya da gariplik yok. Türkçe hâlâ bildiğiniz gibi. Garip olanı, maalesef yeni nesil yapıyor. Türkçemizin 29 harfini kullanmak yerine bazılarını kullanmamayı ya da birinin yerine diğerini tercih ediyorlar.
Örneğin, güzide harfimiz “v”nin yerini “f” alıyor, ‘evet’ bir anda ne olduğu belirsiz bir şeye dönüşüyor, ‘efet’ yazılıyor. Sadece Türkçe harflerde değil, değişimin yabancı harfler kullanılarak da yapıldığı oluyor. Mesela “v” yerine “w”nin kullanılması gibi. En yaygın kullanımı da “valla” Bu kelime çoğunlukla “walla” şeklinde yazılıyor. “Z” harfi de yerini “s”ye bırakmış; gidiyos, yiyos, içiyos…
Bazı harfler de tamamen atılıyor. “Ğ” ve “y” gibi. İnternette gezinirken gözünüze çarpan gördüüm, deersiz, seviorum gibi anlam veremediğiniz kelimeler aslında gördüğüm, değersiz, seviyorum kelimelerinin internet diline uyarlanmış hali. Benzer şekilde “r” harfi de pek fazla kullanılmayan harflerden biri; “bissürü, bi film”… Kısacası eskiden internette ya da telefon mesajlarında daha hızlı yazma telaşıyla sesli harfleri atan internet gençliği artık sessiz harfleri de kendilerine uyarlamış durumda. Sonuç aşikâr; anlaşılamayan, garip kelimeler, cümleler ve yozlaşmaya terk edilen bir Türkçe! Peki, insanlar neden bu türden arayışlar içine giriyor?

Konuşan Türkçe kitabının yazarı Türkolog Hümeyra Tekalan Toman’a göre ne dilimizde ne de kültürümüzde olan bu yazışma dili gençleri olumsuz etkiliyor. Bu durumun zaman içerisinde dilin yozlaşmasına kadar gideceği noktasındaki tedirginliklerini de belirtmeden geçemiyor. Ona göre yeni neslin bu tavrının sebebi zamanı daha hızlı kullanma ve özellikle de kendilerini kanıtlama ihtiyacı. Toman, öğrencileri arasındaki gözlemlerini şöyle anlatıyor: “Biri ‘nbr’ diye soruyor ki ne haber, nasılsın bile değil, diğeri ‘ii senden nbr’ diyor. Bizim bir “y” harfimiz var, çok zor bir şey değil bir tuşa da basıvermek ama yazmıyorlar. Bu tür yazışmalar iyice çoğaldı. Gençler, kendilerini ifade edecek şeyler arıyor. Bu, tamamen bir tarz oluşturma çabası.” Gençler arasındaki internet ya da telefon dili, yazılı kâğıtlarına da yansıyormuş. Bu da öğretmenlerin hiç hoşuna gitmiyor.
İnternette yazışırken yapılan kısaltmalar tamamen başkalarından görmek, pratiklik ve tarz oluşturmak için yapılır.Bu da bazen yanlış anlaşılmalara da neden olur ve bunun yanında Yapılan bu kısaltmalar bizim dilseverler ve eğitimcileri de endişelendiriyor ve onları “dil elden gidiyor”cular safına itiyor.
Dünyada dil ölümlerinin arttığı bir gerçektir. Fakat bu ölen dillerin iletişim dili olmaktan çıktığı ve konuşur sayılarının yüzleri, binleri aşmadığı gerçeğini göz ardı eden dilseverler kendi dillerinin de öleceği varsayımından hareket ediyorlar ve yazdıkları güncel kitap ve makalelerin neredeyse tamamında dillerinin bozulduğu ve 22. yüzyıla ulaşamayacağı endişesini dile getiriyorlar.Oysa konuşur sayısı milyonları bulan dillerin yok olması gibi bir durum şimdilik söz konusu değildir. Son yüksek rakamlar dünyada olduğu gibi, ister istemez bizim dilseverlerive eğitimcileri de endişelendiriyor ve onları “dil elden gidiyor”cularsafına itiyor.yıllarda dile duyarlı geniş kitleleri endişelendiren dilde yaşananlar isebir değişimden ibarettir. Bu değişimin yüzyıllardır devam ettiğini,günümüzde olduğu gibi gelecektede devam edeceğini düşünmek ve bilmek gerekir. Şimdiki sayıları “dilelde gidiyor”cular kadar olmasa da yaşananları bir değişim ve gelişim olarak gören bilinçli kesimler de hızla çoğalıyor. Eminim ki bu alanda yapılan bilimsel çalışmalar çoğaldıkça dile yaklaşımımız da duygusal olmaktan çıkarak bilimsel zemine oturacaktır.
Ve böylelikle dilimizin yok olmasına neden olabilir.Bu yüzden dilimizi değiştirmrdrn düzgün Türkçe kullanmalıyız.

http://www.kayseri-turkocagi.org.tr/dergi/Subat2009.pdf

Anaokulunda Okuma Yazma Eğitimi Nasıl Olur?


Bilindiği gibi ülkemizde çocuklar ilkokul yıllarında okuma yazma eğitimi almaya başlıyorlar.Çeşitli ülkelerde bu konu üzerinde farklı çalışmalar yapılıyor ve farklı stratejiler uygulanıyor.Ancak şunu söyleyebiliriz ki genellikle ilkokul öncesi okuma yazma eğitimi çok fazla tercih edilmiyor, bunun nedenini araştırmacılar çocuğun zihinsel ve duygusal gelişiminin henüz tamamlanmamış olmasına bağlıyorlar.
Okul öncesi dönemde çocuğunuzu okuma yazma eğitimi için doğru şekilde hazırlarsanız, çocuğunuz ilkokulun ilk günlerinde çok fazla zorlanmayacaktır.Bu geçiş dönemi çocuklar için zaten oldukça zor bir dönem. Bu dönemi kolaylaştırmak için ne yapmanız gerektiğini biz sizler için hazırladık. Uygulaması sizden!!!
 Okul Öncesi Dönemde Okuma Yazma Eğitimi:
 Okuma yazma eğitimi okul öncesi dönemde 5 alt basamaktan meydana geliyor.Bunlar:

1.Kelime kapasitesinin gelişimi
2.Fonolojik farkındalık
3.Harflerin tanınması
4.Kitapların ve diğer yazıların anlaşılması
5.Kavrama

Kelime Kapasitesinin Geliştirilmesi:

İyi bir dil gelişimi için gereken en önemli faktörlerinden biri kelime bilgisidir.Çocuklar ne kadar fazla kelime duyar ve bu kelimeleri kullanırsa dil gelişimleri o kadar hızlı gerçekleşir.Birçok araştırma, okul başarısında kelime bilgisinin büyük rol oynadığını gösteriyor. Bu nedenle çocuklarınız için kelime bilgisini geliştirebileceği ortamlar oluturmaya çalışın.Bu ortamlar neler olabilir?

Çeşitli sohbetler:Çocuğunuzla sürekli konuşun, onu dinleyin, farklı konular hakkında ne düşündüğünü sorun.Hem yetişkinlerle hem de yaşıtlarıyla konuşabileceği ortamlar hazırlayın.

Şarkılar, şiirler, tekerlemeler parmak ounları ve çeşitli haraket oyunları oynayın.

Yeni bir kelime duyduğunu düşündüğünüz anlarda ona bu kelimeyi anlayıp anlamadığını sorun. Eğer anladığını söylerse ne anlamış olduğunu sorun (yanlış anlamış ise lütfen sert şekilde uyarmayın, onun yerine ılımlı açıklamalar yapın ve öğrenmeye teşvik edin), eğer anlamamış ise ona basit cümleler kurarak anlatmaya çalışın.

Ona yüksek sesle kitap okuyun ve bilmediği kelimeler hakkında bilgi verin.

Fonolojik Farkındalık:

Fonolojik farkındalık konuşma dilindeki seslerin duyulması ve anlaşılması olarak tanımlanabilir.Çocuklar çoğu zaman sesleri kendi kendilerine ayırt edebilirler, ancak bazen duydukları seslerle bildikleri kelimeler arasında ilişki kurmakta zorlanabilirler.Bunun için çocuklara çeşitli aktiviter yardımıyla fonolojik farkındalık kavramı öğretilir.Örneğin;

Benzer seslerin bulunduğu şarkılar, şiirler ve tekerlemeler öğretin ve çocuğun bu sesleri fark etmesini sağlayın.

Aynı hece ya da seslerle başlayan sözcükleri bulup, çocukların ilgisini bu seslere ve hecelere çekin.

Aynı seslerin tekrarlandığı şarkılarda bu seslere denk gelecek şekilde hareketler bulun(el çırpmak gibi)

Anlamı olmayan ama kafiyeli olan sözcükler uydurup çocuğunuzla kelime uydurma oyunu oynayabilirsiniz.(fış,mış,lış,kış....)

Harflerin Tanınması:
Harflerin tanınmasından kasıt harflerin okunuşlarının çocuklara öğretilmesi değil, bu harflerin bize ne anlatmak istediğidir.Harfler konuşma dilinde varolan seslerin yazı diline geçirilmesine yardımcı olan sembollerdir.Çocuklar bu sembollerle günlük hayatlarında birçok kez karşılaşıyorlar.Bu durum onların okuma-yazma eğitimleri için oldukça faydalı.Okul öncesi yıllarda birçok çocuk kendi adını ve soyadını yazabilir. Harfleri tanıyabilmesi için neler yapabilirsiniz?

Manyetik harfleri kullanarak çeşitli kelimer oluşturun (buzdolabının üstüne onun ismini yazabilirsiniz)

Harfleri yazmasını teşvik etmek için çeşitli harf kalıpları alabilirsiniz.

Kitapların ve diğer yazıların anlaşılması:

Kitapta yada okunan herhangi bir yazıda geçen olayları çocukların anlaması okuma-yazma eğitimi için önemli bir unsur.Farklı kitaplar okuyarak çocuğunuzun anlama kapasitesini geliştirebilirsiniz (farklı şekillerde yazılmış).Çocuğunuza kitap okuduktan sonra kitap hakkında sorular sorun.Çocuğunuza her hikayenin bir başlangıcı, gelişimi ve sonu olduğunu söyleyin; her hikayede farklı karakterlerin var olduğunu öğretin; her hikayenin geçtiği belli bir yer olduğunu ve hikayedeki olayların belirli bir düzen içinde gerçekleştiğini anlamasını sağlayın.

Kitap okurken çok hızlı okumamaya özen gösterin, çünkü çok hızlı okuduğunuzda çocuğunuzun ilgisi azalacaktır.Bunun en önemli nedeni okuduğunuz şeyi çocuğunuzun anlamamasıdır.Kitap okurken hem yavaş okumalı,hem tonlamalar yapmalı hem de gereken yerlerde durup çocuğunuza kısa açıklamalar yapmalısınız.

Kavrama:

Çocuğunuz eğer konuşulan ve okunan şeyleri anlayabiliyorsa iyi bir kavrama yeteneğine sahip demektir.Çocukların kavrama yeteneğini geliştirmek için onlara bol bol sorular sormalısınız, beraber konuştuğunuz konularda yorum yapmasını isteyebilirsiniz.Kavrama yeteneği nasıl geliştirilebilir?

Ona hikayeler anlatın ve hikayenin herhangi bir yerinde durun ve devamı için onun fikrini alın.(sence bundan sonra kahramanımız ne yapmalı?)

Yeni çağda eğitim öğretim sistemi

Yeni bir çağdayız; geleneksel yöntemlerle çocuk yetiştirmek artık tek başına yeterli değil. Zamane çocukları, yani "yeni çağın çocukları" çok farklı. Onlarla iletişim kurmak çok daha zor.
Çocuğumuzla etkili iletişim kurmanın yolu öncelikle onu ve kendimizi iyi tanımaktan geçiyor.
Yeni Çağın Çocukları, nasıl bir anne baba olduğumuzu ve çocuğumuzun hangi kişilik tipinde olduğunu bilmemiz, çocuğumuzu yetiştirirken ona özel yöntemler geliştirmemiz gerektiğini anlatıyor. Etkili iletişim kurabilmek için gerekli yöntemleri yeni modeller ışığında, örnek senaryolar ve çözümlemeli soru cevaplarla açıklıyor.
Çocuklarla oyun oynayarak onlara yeni bilgiler öğretmek gibi özel bir uzmanlık alanı geliştirmiş olan Nur Eda Kasap, ayrıca, anne babalara yeni çağa uygun pek çok oyun öneriyor; çocuklar, en iyi bildikleri “oyun” diliyle aktarabilirsek her şeyi kolaylıkla öğrenebileceği için…
Yeni Çağın Çocukları, NLP ve Çoklu Zekâ Kuramı gibi yeni bilgi alanlarını kullanarak çocuklarla iletişim kurmak, özgüvenlerini geliştirmek için yararlı olacak bir başucu kitabı.
Birçok eğitimci ve danışmanın övgüyle karşıladığı bu önemli çalışmayı çocuk yetiştiren herkes, anne babalar, eğitmenler, anaokulu öğretmenleri mutlaka okumalı!

Yeni Çağın Çocukları İçin Ne Dediler?

Yeni Çağın Çocukları, günümüzde çocuğunu özenle yetiştirmek isteyen ancak hangi yöntemleri nerede, nasıl kullanacağını bilemeyen; güvenli, denenmiş örneklere gereksinimi olan ebeveynlere bir umut pınarı olacaktır. Kitapta bugüne kadar gözden kaçan çocuk oyunları ve yararlarını bulacaksınız. Bu uygulamaların çocuklar üzerindeki etkisini görmüş ve değerlendirmiş bir kişi olarak, çocuklarla ilgilenmeyi ve iletişim kurmayı arzulayan herkes için önemli bir rehber olacağını düşünüyorum. Sevgili Nur’un çalışmalarının yeni kitaplarla sürmesini dilerim.”
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Sevgi Mir
“Nur Eda Kasap’ın Yeni Çağın Çocukları isimli kitabı, 21. yüzyılda çocuk yetiştirmek için anne babalara ışık dolu bir yolun haritası.”
“Nur Eda Kasap’ın birikimlerini uzun süren çalışmaları ile harmanlayarak oluşturduğu bu kitap, çocuk yetiştiren, çocuklara ilgi duyan, geriye dönüp kendi çocukluğunda yolculuğa çıkmak isteyen ve çocukluk döneminin en önemli yılları olduğunu bilen herkese rehber olabilecek bir başucu kitabıdır. Bu değerli eserin her zaman çocuk kalmayı başarabilen ve içindeki çocuğu yaşatabilen tüm okuyuculara ulaşmasını dilerim.”
“Kendi seçimlerini yapabilen, yaptığı seçimlerin sorumluluğunu taşıyabilecek, yaşamı boyunca birilerinden bir şey beklemeden kendi istekleri için mücadele edecek, başkalarını suçlamanın rahatlığına sığınmadan kendine sorular sorabilecek ve kaderim bu demek yerine kaderini belirleyebilecek bireylerin yetişebilmesi için çocukluk yılları ve anne-baba çocuk ilişkisi büyük önem taşımaktadır.
Keyifle okunan ve çocuklarınızla ilişkilerinize çok katkısı olacak bu kitabı okurken çocuklarınızla ilişki kurmanın farklı yolları da olabileceğini göreceksiniz. Meraklı anne ve babalara öneririm…”   

16 Ocak 2011 Pazar

Kıskanç bir çocuk

Bu güne dek yaşanmış insan ilişkilerini irdelediğimiz zaman sempati ile baktıklarımızdan daha çok üzüntüyle yaşadığımız yaşam biçimlerini görmekteyiz... İyiliğin, güzelliğin, adaletli ve vicdanlı olmanın yalnız insana özgü bir olgu olduğu düşünüldüğünde, insanlar/gruplar arsındaki olumsuz ve çelişkili ilişkilerin nedeni, zihnimizde bir takım merkezlerin işlevini yitirmesi mi, özgüven eksikliği mi, yoksa başka nedenleri olabilir mi? Burada bu ve benzeri binlerce soruyu sıralayabilir ve her birine kendimizce yanıtlar verebiliriz.
Her ne kadar; öldürme, savaş, intikam, kin, nefret gibi kötülükler bizleri hayrete düşürse de; toplumda, insanlar arasında güzel ilişkilerin de var olduğunu kabul etmemiz gerekir... Aslında tertemiz bir suyu ne kadar bulandırmak kolaysa, bir insana iftira atmak ve ondan nefret etmek de o kadar kolaydır... Bunca kirlenmişliğe karşın, çocuklarımızda, bu olumsuz duyguların oluşmaması için bu günden bir adım atmak istemez misiniz? Elbette önerimiz kolay değil. Büyük oranda sabır, şefkat ve özveri gerektirmekte... Sizler zor olanı yapabilirseniz kolay olanı arkadan gelenler zaten yapar... O halde “kıskançlık” nedir?

Kıskançlık, çocukların, hatta yetişkinlerin çevresindeki insanlarla olumlu ve dengeli ilişki kurmalarını engelleyen, yaşanılması zor mutsuz bir duruma düşüren marazi bir duygudur... Bu duyguyu normal düzeyde tutabilmek ise; her bakımdan yararlı olacağı kesindir... Kıskanç çocuklar daima huzursuzluk içindedirler. Başkalarını severek ve sevilerek doygunluk elde edemezler. Günlük yaşamları da çekilmez hale gelir... (Yetişkinler için de aynı kanıyı ileri sürebiliriz...)

Kıskançlık, insanın doğasında var olan bir duygudur. Öyle ki psikoanaliz yönteme göre Freud’un id, ego, süperego değerlendirmesindeki İD’in (altbenlik) bencilliği, doymak bilmeyen arzusu, her şeyin kendine ait olması isteği, ne verirseniz daha fazlasını istemesini hareket noktası olarak alırsak, insanı tatmin etmek ve doyurmak mümkün değildir. O halde bizler ne yapabiliriz? Bizlerin, aile ve toplum yaşamını birlikte ve paylaşım içinde yaşanacak şartları taşıyacak bir ortama taşımamız gerekir... Bu nedenledir ki; çocuk küçük yaşta sahip olduğu şeyleri başkaları ile paylaşmak için hazırlanmalı ve eğitilmelidir... Ünlü Ressam Edward Munch da; “kıskançlık kaybetme korkusu değil, aslında paylaşma korkusudur...” demektedir...

Bu konu üzerinde düşünce ileri süren bazı eğitimciler; rahatsız edici ve mantık dışı boyutlara varmadığı sürece kıskançlığın, bir ilişkinin canlı kalmasını sağlayabildiğini ifade etmektedirler... Aksi halde kıskançlık; öfke, nefret hisleri, intikam alma düşünceleri, kendine acıma, üzüntü, can sıkıntısı, keder, küçük düşme, korku ve bunalım gibi karmaşık duyguların bileşkesini benliğinde taşır... Bu da kendini bitkin hissetmesine, sürekli sorular sorarak karşısındakinden sürekli güvence istemeye iter ki, daha ileri boyutta da saldırgan ve şiddete yönelik davranışlar göstermesine neden olur...

Yetişkinlerde de bu duygu; marazi bir şekilde kendini gösterir ve cinayet işleyecek boyutlara varabilir. Okullarımızda yaşanan olumsuz olaylar ve cinayetlerin altında yatan nedenlerden biri de kıskançlıktır. Her insanın bir takım sebeplerle seçtiği kendine özgü bir yaşam tarzı vardır. Çevremizde gördüğümüz insanları; iç halini bilmeden göründüğü gibi algılamak, kendi durumumuzla karşılaştırmak, küçümsemek veya yüceltmek yanlıştır. En iyisi kendi potansiyelimizi, azami düzeyde kullanarak başarılı olmanın yollarını aramanız gerekir.

Yeni doğumdan 6 yaşına kadar “benmerkezci” özelliğe sahip çocuğa 3-4 yaşından itibaren paylaşımcı bir alışkanlık verilmediği ve aile fertlerinin de kıskançlık gibi bir hastalığa sahip olması, muhtemelen çocuğun da kıskanç bir duyguya sahip olacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Her insan gibi çocuk da küçük yaşlardan o zamana kadar hep kendisine ait olan bir şeyin başkasına verilmesi veya kısmen kısıtlanarak başka biriyle paylaşmak durumunda bırakılması çocuğu üzer ve kıskançlığa sevk eder. Çünkü çocuk da; henüz paylaşma bakımından duygusal olgunluğa erişmemiştir.

Genellikle kıskançlık; ikinci bir kardeşin dünyaya gelmesiyle ilk çocukta görülse de, ilerde küçük kardeşte kıskançlığın daha fazla olduğu ileri sürülmektedir. Atalarımız bu konuyu kısa ve özlü şu cümleyle ne güzel ifade etmişler: “Dost edinmeye bak dost, annen de dünyaya getirir düşman...” Tabii olarak küçük kardeş Dünya’ya gelinceye kadar, ilgi ve sevginin merkezinde bulunan çocuk birden ikinci biriyle karşılaşır. Anne, baba ve çevresinin sevgi ve ilgisini onunla paylaşmak durumunda kalır. Yeni doğan çocuk; durumu gereği daha çok ilgi, bakım ve sevgi görür. Bu durum ilk çocuğu üzer, sıkar, öfkelendirir, ondan nefret eder, onu yok etmek isteyebilir. Çocuk bu duruma alıştırılmamış ise; mevcut ortam onun için daha da yıkıcı olur. Burada kıskançlık, çocuğun şiddetle beklediği ilgi şefkat ve sevgi eksikliğine karşı verdiği bir yanıttır. Bu arada anne, baba ve yakınları tarafından bir de “Pabucun dama atıldı...” “Tahtından indirildin...” gibi tatsız şaka ve espriler, çocuğu, yeni doğan bebeğe karşı gardını almaya iter...

Bebeğin dünyaya gelmesiyle birlikte çocukta görülebilecek değişiklikleri şöyle sıralayabiliriz:

Çocuk, o güne kadarki gelişme ve olgunlaşma aşamalarından geriye giderek çocuksu davranışlar göstermeye, annesini emmeye veya beslenmeye, gece onunla yatmaya, altını ıslatarak yeni doğan bebek gibi ihtimam istemeye ve benzeri davranışlar göstermeye başlayabilir.

Geceleri uykusuzluk sendromu göstererek korktuğunu, üşüdüğü veya terlediğini veya acıktığını belirterek, anne ve babasını rahatsız etmek için girişimlerde bulunabilir.

Daha önce bir takım hizmetlerini kendisi yaptığı halde artık bu hizmetleri anne, baba ve yakınlarından isteyebilir.

Yeni doğan kardeşine karşı düşmanlık hisleri göstermeye, canını acıtmaya, yatağından düşürmeye, açıkça ona zarar verecek eylemlere girişebilir. Şu örnek bu konuyu en çarpıcı şekilde yansıtmaktadır. Boğmaca olan 5 yaşındaki çocuğa doktoru: “Eğer kız kardeşinin yanında öksürürsen, o da hastalanır ve artık bir daha kız kardeşin olmaz...” demesi üzerine, çocuk birçok kez kız kardeşinin yüzüne öksürürken yakalanmıştır. (Yavuzer, 1993:102)
Ayrıca, sudan bahanelerle etrafına zarar vermeye, eşyaları kırıp dökmeye, bağırıp çağırarak kızmaya ve ağlamaya başlayabilir. Devamlı huzursuzluk yaratıp ve çevresini de huzursuz edecek hareketlerde bulunabilir.

Sanatçı Teoman’nın seslendirdiği “kıskançlık” adlı şarkısında yer alan “... kıskançlık bu zayıflık anımda, bir aşkın komasında/ Ve aktığında da damarlarımda damarlarımda kıskançlık...” dizeleri, kıskançlığın hangi boyutta insan duygu ve düşüncesini kapladığını göstermektedir...

Yukarda değinildiği gibi kıskançlığın doğal bir yönseme olduğu ve uygun eğitim önlemleri ile düzeltilebileceğini öncelikle benimsemek gerekir. Şayet böyle düşünülürse; hem bireyi mutsuz kılan, hem de toplumda birçok sorunlara neden olan kıskançlık düzeltilebilir... En azından zararsız hale getirilebilir.

Kıskançlığın, bireyde kalıcı ve zararlı bir yapıya dönüşmemesi ve normal düzeyde tutulabilmesi için belirli önlemler alınabilir. Şöyle ki:


  • Yeni bir bebeğiniz doğacağı zam çocuklarınızı/çocuğunuzu bu duruma hazırlamanız gerekir. Şayet sizin odanızda yatıyorsa, onun odasını bebeğiniz doğumdan çok önceden ayırmalısınız. Ona bir kardeşinin olacağı, onun çok zayıf ve güçsüz olduğu, daha çok bakıma ihtiyacının bulunduğu, kendisinin ise bu yoğunlukta bir bakıma gereksiniminin olmadığı gururu okşanarak ve uygun ortamlar da yaratılarak anlatmalıdır...
  • Şayet sakıncalı olmasına karşın çocuğunuza karşı takındığınız aşırı koruyucu ve müdahaleci tutumunuz varsa, yeni kardeşin dünyaya gelmesiyle kendine gösterilen aşırı sevgi ve özeni paylaşmakta zorlanır. Bu da çocuğun karşılayamayacağı sıkıntı ve sorun yaratır. Bu nedenle başından itibaren eşitlikçi ve demokratik bir tutum içinde ona gösterdiğiniz sevgi ve özeni normal boyutlarda ayarlamanız gerekir...
  • Çocukta kıskançlığı körükleyecek “Artık tahtından indin...” “Pabucun dama atıldı...” Gibi soğuk espriler yapmayınız ve yaptırmayınız...
  • Çocuğun kendine ait battaniyesini, yatağını, giysilerini, oyuncaklarını ve benzeri eşyalarını onun istemi dışında alarak bebeğe vermeyiniz. Şayet çok gerekli ise, kendisi büyüdüğü için bunların küçük geldiğini belirtilmek suretiyle kendisinin vermesi sağlayınız. Olanaklarınız yeterli ise ona da yenilerini alınız. Bu durum onda büyüklük duygusunu geliştirerek haz duymasını ve mülkiyete saygı göstermesini sağlar. Bu konularda çok hassas davranmanız gerekir... Ayrıca, çocuğunuzun kişiliğine uygun onu incitmeyecek daha değişik yollar da bulabilirsiniz...
  • Çocuklar arasında tercih yapmadan, güzellik, çirkinlik, kız, erkek, kuvvetli, zayıf, sağlam, sakat ayırımı gözetmeden eşit şekilde davranmalısınız...
  • Çocuğunuzu, kardeşi veya başkalarıyla kıyaslamayınız. Ancak, kendinin dünü ve bu günkü durumu ile kıyaslama yapabilirsiniz. Bireysel farklılıkların bulunduğu bir gerçek karşısında ayırım gözeterek farklı davranmak, mevcut güç ve yeteneğinin dışında başarı göstermiş biriyle kıyaslamak, onda, kıskançlığı körüklemekten başka bir sonuç doğurmaz...
  • Çocuk, sahip olduğu şeyleri başkalarıyla paylaşabileceği bir ortamda eğitilmelidir. Okul çağında grupla çalışmanın önemi burada ortaya çıkmaktadır. Böylece paylaşmayı öğrendiği gibi, mevcut olanaklardan başkalarının da yararlanma haklarının olduğunu kavrar. Ayrıca, iyi yapılandırılmış grup çalışmaları eleştirel düşünme ve etkileşimi de kuvvetle geliştirmektedir...
  • Çocukta, başkalarını kıskanma değil özenme duygusu geliştirmelidir. Karşı tarafın hangi yolu izleyerek o başarıyı elde ettiği ve özenilen durumu yaratığı örneklerle anlatılmalı, kendini küçük görme duygusu uyandıracak davranışlardan kaçınılmalıdır. Bu örnek kişileri, kendisinden büyük yaşlardakilerden seçerseniz ona, kendini yetiştirebilmesi için zaman da tanımış olursunuz...
  • Kardeş ve arkadaşlar arasında olumlu ilişkiler kurdurmak suretiyle bilgi, beceri ve eşya alış-verişi yapmalarını sağlayabilirsiniz. Kendilerine ve çevrelerine zarar vermedikleri sürece tartışmalarına da karışmayınız...
  • Evde ve yakın çevrenizdeki kişilerin de aynı şekilde davranmasını sağlamaya çalışınız. (Bu durumu yaratmak oldukça zor olsa da...) Siz her şeyin istenen düzeyde gelişmesi için mücadele verirken kız çocuğunuzun yanında komşunuz gelerek oğlunuza; “ o bir kız sen tosun gibi bir erkesin, gel benim kucağıma da seni bir öpeyim...” Şeklinde kıskançlığı körükleyen bir durumla da karşılaşabilirsiniz. Böyle bir ortamın yaşanmaması için gerekli önlemleri almalısınız.
  • Çocuğun kıskançlıkla ilgili olumsuz duygularını fark edebilmeleri için okul çağındaysa yazdırarak, okul çağında değilse, resim yaptırmak ve çizgi çizdirmek suretiyle olayı dramatize ettirmek suretiyle davranışının farkına varmasını sağlayınız...
Tüm bu tutum ve davranışlarınıza, yarattığınız uyumlu ortamlara karşın çocuğunuzda aşırı kıskançlık belirtileri gördüğünüz, kendine ve çevresine zararlı bir durum arz etmeye başladığı zaman çocuğun, bir uzman tarafından incelenmesi ve onun önereceği yolların izlenmesi gerekir...

Konuyu düşünür ve yazar Gocthc’in şu sözleriyle tamamlayalım. Diyor ki; Yaşamaya zaman ayırın, zira zaman bunun için yaratılmıştır... Düşünmeye zaman ayırın, başarının bedeli budur... Sevmeye zaman ayırın, güçlü olmanın kaynağı budur... Etrafınıza bakmaya zaman ayırın, günler bencilliğinize yetmeyecek kadar kısadır... Terbiyeli olmaya zaman ayırın, insan olmanın sembolü budur...



http://www.youtube.com/watch?v=Kgo04R0OZwg&feature=related

Saldırgan çocuk

Saldırganlık, karşılanmayan sevgi, güven, şefkat gibi ihtiyaçlardan kaynaklanabilir. Ayrıca evdeki huzursuzluk, anne-babanın devamlı kavga etmesi, çocuğun kıyaslanması, sevdiği şeylerden mahrum bırakılıp ceza verilmesi, saldırgan davranışlara sebep olabilir.
Aile içi şiddet, huzursuz, sürekli kavga olan bir aile yapısı, ailenin çocuğa yeteri kadar ilgi göstermemesi, bir kardeşe aşırı ilgi gösterilmesi, çocuğun sürekli sevdiği şeylerden mahrum bırakılması çocukta saldırganlık davranışının oluşmasına sebep olur. Bu durum çocuğun arkadaşlarına, kardeşlerine ve ebeveynlerine yönelik vurma, ısırma, nesneleri atma, tükürme ve sözel saldırılarda bulunmasıdır.
Saldırganlık çocuğun karşılanmayan sevgi, güven, paylaşma, şefkat gibi ihtiyaçların olması gerektiğinden
farklı olarak dışa yansımasıdır. Saldırgan çocuk genellikle huysuz, inatçı, paylaşımcı olamayan, kurallara uymayan, problemleri fiziksel şiddet kullanarak çözmek isteyen bir yapıya sahiptir. Saldırganlık davranışı kız çocuklarına oranla erkek çocuklarda daha fazla gözlenir. Bu tip çocuklar saldırganlığı bir problem çözme yöntemi gördükleri için eğer saldırgan davranışları neticesinde problemleri kendi istedikleri gibi çözdüklerini görürlerse saldırganlık davranışı daha da yerleşir ve çözümü daha da zorlaşır. Saldırganlık davranışının sebeplerine bakıldığında önemli bir bölümünün anne baba tutumlarından kaynaklandığı görülmektedir. Ayrıca çocuğun sürekli şiddet içeren filmleri izlemesi, internette bu tür oyunları oynaması da çocuğun saldırganlığını tetikleyen unsurlardır. Hiperaktivite ve dürtü kontrol bozukluğu olan çocuklarda da saldırganlık davranışı gözlenebilmektedir.
Ne tür önlemler alınmalı?

Anne-baba çocuğun önünde kavga etmemeli.
Çocuğun ilgi ve sevgi ihtiyacı yeterince karşılanmalı.
Çocuğun isteklerini saldırganlıkla kabul ettirmesine izin verilmemeli.
Çocuk enerjisini, stresini atacağı fiziksel aktivitelere yönlendirilmelidir.
Bu tip çocukların daha çok olumlu davranışlarını ortaya çıkarmak ve yaptığı olumlu davranışları ödüllendirmek daha yararlı olacaktır.
Bu tip çocuklar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır.
Saldırgan tutumlar sergilediğinde arkadaşlarının güvenini, insanların sevgisini saygısını kaybedeceği anlatılmalı.
Çocuk, kardeşleriyle veya başka çocuklarla kıyaslanmamalıdır.



http://www.youtube.com/watch?v=ibLigatnhPw

15 Ocak 2011 Cumartesi

Yapılması gerekenler

Anne babaların çocuklarının normal bir şekilde psikososyal gelişimini sağlamak ve uygun eğitimi vermek için yapmaları gereken şeyleri  şu şekilde sıralayabiliriz : Dengeli eğitim ve yönlendirme,Anne babanın kendi aralarındaki söz ve davranış birliği, Çocuğa karşı aşırı hoşgörü veya aşırı disiplin uygulamalarından kaçınmaları, olaylar ve ilerleyen süreç içerisinde çocuğa yansıyan davranışlar olarak tutarlı olmaları  ve zaman aşımından doyayı farklı farklı tepki vermemeleri, Çocuğa tepkilerinin yersiz ve abartılı olmaması, Güzel ve faydalı şeylerde çocuğun davranışlarının onaylanması, Hatalı durumlarda uygun bir şekilde cezalandırılmaları, Yapılan yanlışları sonucunda  sadece kızmak değil nedenini mantık çerçevesinde açıklamaları ve ona doğru olan hedefi vermeleri  , Onlara her yönüyle  değer vermeleri, Kişilik yapılarına saygılı olmaları, Onlara söz hakkı tanımaları,  Sevildiklerini hissettirmeleri, Onlara güven duygusunu aşılamaları, Sosyal ve psikolojik gelişimini yakından takip etmeleri, Gösterilen davranış problemlerine karşı duyarlı olmaları, zamanında ve erken müdahaleyi sağlamaları  , Kendi psikolojik sıkıntılarını çocuklara yansıtmamaları, onlardan gelişim ve kapasitelerinin üzerinde beklentiye girmemeleri, Onlara yeterince zaman ayırmaları, Onların sosyal çevrelerinin farkında olmaları  şeklinde özetlenebilir.

Ruhsal gelişime etkiler

Herbir çocuğu ayrı bir dünya olarak kabul edip, onların ruh dünyasına inebilmek, ancak eğitim, anne baba bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi ile olacaktır. Ayrıca aile yapısının güçlendirilmesi, aileye sunulan imkanların artırılması, ailenin sosyokültürel ve sosyoekonımik açıdan desteklenmesi, çocukların yaşadıkları ortamların, çevre imkanlarının, devletin sağlayacağı imkanların çeşitliliği ve kalitesi bu sorunların oluşması ve sürecinde etkili olabilmektedir .
Çocuk eğitiminde çocuğun gerektiği şekilde yetiştirilmesi ve onun topluma hazırlanması, büyük ölçüde  anne babanın hayatın ilk gününden itibaren çocuk ile ilgilenmesi, onun ile karşılıklı etkileşimi, ona değer vermeleri, kişilik yapısına saygı duymaları, ona yeterince vakit ayırmaları, onun bakım, beslenme ve korumasını sağlamaları, sevgi ihtiyacına karşılık vermeleri, ideal bir aile ortamı hazırlamaları, ona karşı  ideal tavırları, tepkileri, tutumları  etkili olmaktadır . Burada etki tepki prensibini hatırlatmak yerinde olur, anne babanın direk çocuğa yönelik veya gün içerisinde ki  herhangi bir  davranışı, sözü, tavrı, tepkisi ve yorumunun çocuk üzerinde bir mutlak bir etkisi olacaktır. Ve bu etkinin çocukta yansımaları  iyi veya kötü yönde görülecektir .Aynı şekilde çocuğun her konuşması, davranışı ve yorumuna anne babanın tepkisi de çocuğun kişilik gelişiminin şekillenmesine neden olmaktadır.Yani çocuğu yanlış bir şey yaptığında ve bunu tekrarladığında sessiz kalan bir ebeveyn dolaylı olarak  '' ben bu davranışı destekliyorum '' mesajı verir. Diğer taraftan çocuğun olumlu davranışını onaylamayan bir ebeveyn çocuğa yine dolaylı olarak '' bu davranışın benim için  önemli değil, olsa da olur olmasa da '' mesajını verir. Bununla birlikte  görmezlikten gelinen tekrarlayan hatalar giderek büyür, olumlu davranışlar ise giderek azalır .Çocukları her an kontrol etmek her yaptıkları konusunda haberdar olmaya çalışmak çocuğu ruhsal gerilime itebileceği gibi, diğer yandan  çocuğu kontrolsüz ve kendi halinde bırakmakta çocuğun önü alınamayan davranış problemleri geliştirmesine zemin hazırlayacaktır. Bu iki kutbun ortasında hareket alanı ideal olanıdır.
Burada hemen şunu belirtmek gerekir ki günümüz iletişim ve etkileşim toplumunda çocuğun gelişimi konusunda anne babalar üstlerine düşen her türlü görevi yapsa bile akraba çevresi, okul ortamı, arkadaş ve sosyal çevresi, dişarıdan gördükleri, duydukları da gelişim ve ruh sağlığı açısından çok önemli olmaktadır. Anne babalar bazen kendileri haricinde oluşan etkiler konusunda  oldukça çaresiz kalabilmektedir. Yani hem ev içerisinde çocuğa gereken yönlendirme, hem de onun ev dışında psikososyal gelişimine kötü yönde etkide bulunacak etkenlerden koruma, ikisini de sağlamak ideal gelişim açısından gerek ve yeter şart olmaktadır . 

Çocuğa ayrılan vakit

Her anne baba çocuklarının gelişimi ve onların ruhsal yönleri ile çok ilgilendiklerini söyler ama kendi kendilerine oturup ''çocuğuma bu gün ne kadar vakit ayırdım ?'' diye sorduklarında, kendilerini tatmin eden cevabı çok azı alır. Amerikalı bir profesörden aldığım bir bilgiye göre A.B.D. de yapılan istatistiklerde bir babanın çocuğunu günlük görme süresi 7 saniye  olarak bulunmuş . Yani aynı çatı altında yaşayan birbirinden apayrı, ayrı dünyalarda  insanlar . Peki bu durum hangi sonuçları getirir ? yani anne babaların çocuklarının ruhsal yönü ve psikososyal gelişimi ile ilgili eksiklikleri hangi sonuçları doğurur?.Bunun cevabını düşündüğümde her biri ayrı bir ''gelecek '' olan çocuklar ile ilgili çok karamsar düşünceler aklıma gelmektedir. Bu nedenle bu konuyu ileri bir tarihte, ayrı bir başlık altında incelemek istiyorum .   
Hatta 2000li yıllarda bırakın ruhsal gelişimi yönlendirme ve mevcut ruhsal sorunları, dünyada milyonlarca çocuk kötü bakımdan, basit sağlık sorunlarından, kazalardan, salgın hastalıklardan, anne baba ihmaline bağlı nedenler ile hayatını kaybediyor.

Çocukları anlamak

Çocukların genel davranış özelliklerini tam olarak anlamak ve onların ruh dünyalarına inmek onların psikososyal gelişimini yönlendirmek açısından çok önemli bir noktadır. Anne babaların çocukların ruh dünyalarına inmeden yönlendirme ve eğitim gayretleri, çoğu zaman hedefine ulaşmaz .Anne babalar her gün birlikte oldukları, günlük aktiviteleri birlikte yaptıları çocuklarını bazen tam olarak tanıyama- makta ve onların psikososyal gelişimini iyi yönde yönlendireme- mektedir.  Bazı anne babalar, çocuklarının sadece fiziksel bakım- larına yönelik beslenme, barınma, sağlık problemlerini gözetip onların olaylar karşısındaki düşüncelerini, tepkilerini, yorumlarını, üzüntülerini, sevinçlerini, ruhsal yönlerini gerektiği kadar  hesaba katmazlar. Kişisel görüşme ile haberleştiğimiz Amerikalı acil müdahalelerde bulunan  bir sağlık mensubu şu yakınmaları dile getirerek endişelerini belirtiyordu  '' acil sağlık müdahaleleri yaparken olaylardan çocukların etkilendiğini ve bazı psikolojik problemlerin oluştuğunu görüyorum, anne babalara veya bakım veren kişilere çocukların sıkıntılarını bahsettiğimde, onların bana cevabı onlar çocuk ne olacak ki şeklinde oluyor.  ben buna dayanamıyorum ve çok üzülüyorum, çocuklarında  ruh dünyası var  '' .Gerçekten de bazı zamalar günlük olaylar ve gelişmelerin arasında çocukların olaylar karşındaki ruhsal tepkisi en son akla gelektedir.